Dogville (2003)

Gönderen: sinesefil | Salı, Haziran 29, 2010 0 yorum

A quiet little town not far from here...

İnsan kötü müdür, yoksa iyi mi? Yaşamaya hakkı olmayacak kadar kötülük yapabilir mi? En iyi olarak gördüğümüz insan, gerektiği zaman en aşağılık şeyler yapabilir mi? Peki bu hâle gelmesinin sebebi nedir? Koşullar mı, yoksa doğası mı? Kötüyle savaşabilmek için kötü olmak mı gerekir, yoksa çoktan o kötülüğün içine çekilmişmisindir? Peki ya, kötülükten yana olmamayı tercih edip de, iyilerin peşinden gitmek istediğinde hep o bilindik son yaşanıp, kötüler daha çabuk kazanmaz mı? Kötülerle savaşmayı bıraktığındaysa, bu sefer de kendinle savaşmaya başladığını görürsün. Sen kendinle savaşmaya başladığında, başkaları yine seninle savaşmaya devam eder. Sen kendinle savaşmaktan bıkarsın, ama onlar senle savaşmaktan bıkmaz. Kendinle savaşmaktan yorulursun, yorulduğun için yine sen kötü olursun. İyi niyetli olman da artık pek bir işe yaramaz. Sen ne kadar bağışlayıcı olursan, seni suçlamaları o kadar kolaylaşır ve bu döngü bu şekilde sürüp gider. Peki ya doğasına aykırı olan insanlar? İşte bu insanlar "gerçek" iyilerdir. Hem de yaşamaya hakları olamayacak kadar, itilip kakılacak, eziyet çekecek kadar iyi... O yüzden, Hümanizm ne yazık ki kimsenin iyi olmasını sağlayamaz...

Lars Von Trier, sıradışı anlatımıyla, kimsenin göründüğü kadar kötü olmadığını, daima içinde bir yerde, o kötülükten daha da fazlasını barındırdığını Dogville sayesinde bizlere öyle güzel anlatır ki, Grace'in başına gelenlere seyirci kaldığımız için sinirlerimiz gerilir, oynadığı pollyannacılık oyununa ve her şeyi bağışlamasına tahammül edemeyip filmin son anına kadar içimizdeki intikam alma duygusuna yenilmeye, tüm bu olanlardan dolayı kasabadaki insanların cezalandırılması isteğine boyun eğmeye başlarız. İşte tüm bu diken üstünde geçen yaklaşık 3 saatlik zaman zarfı boyunca, insan denen canlının doğasının nasıl da kötülüğü yavaş yavaş etrafına zerk ettiğine tanık oluruz.

Öyle bir kasaba düşünün ki, fakir insanlar, basit hayatlarını, huzur içinde, doğayla başbaşa ve birbirleriyle sorun yaşamadan sürdürsünler. Ancak aralarında problem çıkmamasının sebebi iyi niyetli ve anlayışlı olmalarından ziyade, etliye sütlüye karışmamayı tercih eden tavırları olsun. İçlerinden bin türlü şey geçsin de, dışarıya bunun pek azını yansıtsınlar. Başkalarıyla uğraşmak ya da kurulu düzeni bozmak istemedikleri için hiçbir sorun yok gibi davransınlar. Bir aldatmaca, bir yalanlar silsilesi, bir görmemezlikten gelme hâli sürüp gitsin; kimseyi ve hepsinden önemlisi kendini bilmeme ve bilmek istememe hali...

İşte, 1930'u yılların ABD sınırları içerisinde yer alan bu kasaba, başlarda izleyicinin alışmakta zorlanacağı bir anlatım tarzıyla karşımıza geliyor. Ama aslında bu kasaba, dünyanın herhangi bir yerinde de olabilir. Tiyatral bir düzenle oluşturulmuş, kapıları olmayan ve sadece çizimden oluşan mekanlar ile tasvir ediliyor. Dünyanın geri kalanından kopuk, içe dönük bir yaşam süren bu kasabaya bir gün Grace adında bir kadın geliyor ve olaylar da işte bu noktadan sonra yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Tanık olacağımız olaylar bir giriş bölümü ve dokuz bölüme ayrılarak bizlere sunuluyor. Bölümler ilerledikçe de kaçınılmaz sona yaklaşmaya başlıyoruz.


Dogville'de dediğim gibi hayat aksamadan, renksiz ve hareketsiz bir şekilde akıp giderken, bir gün bu rutin bozuluyor ve Musa adlı köpeğin havlamasıyla, farklı bir şeyler olacağı daha o anda belli oluyor. Kasabanın yazarı olan Tom, bankta otururken, Musa'nın havlamasıyla irkiliyor ve bir yabancının kasabalarına ayak bastığını farkediyor. Grace adındaki bu yabancı, peşindeki gangsterlerden kaçan bir kadın. O kadar aç ki, köpeğin yemeğine bile gözünü dikmiş durumda. Tom ona yardım etmek istiyor ve kasabada kalması için onu ikna ediyor. Ama tabii bu, sadece Tom'un vereceği bir karar değil. Tüm kasaba halkının da, Grace'in orada kalması için onay vermesi gerekiyor. Böylece kasabalılar, Grace'e tam 2 hafta süre veriyor. Bu süre zarfında Grace onların kalbini kazanmak zorunda. Grace, o kadar zor bir durumda ki, ona verilen bu şans, sanki bir lütufmuş gibi geliyor ve halkın sevgisini kazanmak için onlar için çalışmaya başlıyor. Başta ihtiyaçları olmadığı için bu yardımı reddetseler de, sonunda Grace'i sömürmek konusunda kasaba halkı, birbirleriyle yarışır hale geliyor. Kasabalıları sevmeye baştan razı olan Grace ise, tüm bunlara göz yumuyor ve güçsüz konumunun suistimal edilmesine ses çıkarmıyor. Tabii bu arada kasabalıların asıl yüzlerini meydana çıkaran olaylar, tıkırında gidiyormuş gibi görünen sistemi çökertiyor ve Grace'in bu sistemden çıkarılması kaçınılmaz oluyor.



Grace'in başına gelenlerin hepsi aslında Tom'un planlarının bir sonucu. İşi, insanları gözlemlemek ve sonra bunlar üzerinde düşünmek olan Tom, kasabadaki herkesi çok iyi tanıdığı iddiasında. Kendi aklına ve okuduklarından öğrendiklerine o kadar güveniyor ki, kasabalılara ahlak dersi verme yetisine sahip olduğunu düşünüyor. Onlara, "kabullenme"yi anlatmak istediği bir gece ise karşısına ansızın Grace çıkıyor. Grace, Tom'un örnekleme tekniği için tam da ihtiyaç duyduğu şey; ahlak dersini uygulamalı öğretebilmek için somut bir örnek. Kendi teorilerinin içinde yaşayan, pasif ve bir o kadar da korkak bir yazar olan Tom, aslında kasabalılara başkalarını kabullenmek konusunda ders vermeye çalışırken, Grace de kendisine bir şeyler öğretmeye çalışıyor. Ailesi tarafından kibirli yetiştirildiğini ve bundan arınmak istediğini söylüyor. Ancak Grace'in kasabalılara karşı gösterdiği haddinden fazla olan anlayış ve sevgi, aslında onları hor görmesinin bir göstergesi. Grace'in ahlaki değerleri herkesten o kadar üstün ki, çevresinden bu değerlere göre davranmalarını beklemiyor bile. Kasabalıları küçük, güçsüz, aciz insanlar olarak gördüğü için yaptıkları kötülükleri de mazur görüyor, onları affediyor. Kendisi için asla kabul etmeyeceği ölçütleri kullanıyor onlarla ilişkilerinde. O kadar kibirli ki, insanlara yanlış yaptıklarını göstermek ve düzelme şansı vermek yerine, koşulları suçlamayı tercih ediyor. Sonunda ne kasabalılar, ne de Grace, yaşadıklarından bir ders alabiliyor. Kasabalılar Grace'in emriyle bir bir öldürülürken, o tüm yaşadıklarından sonra aynı derecede kibirli. Katliamdan sağ çıkmayı başaran köpeğe tüfeklerini yönelten gangsterleri durduran Grace şöyle diyor: "Durun, bir zamanlar onun kemiğini çalmıştım, o yüzden bana kızgın ve havlıyor." Böylece köpek affediliyor.

Filmde söylenenler ne kadar acı olsa da, bizlere hikayeyi anlatan John Hurt'ün ironik ses tonu sayesinde gördüklerimiz az da olsa daha yenilir yutulur bir hâle geliyor. Dogville'de senaryo ve oyunculuğun gücü, filmin biçimsel ayrıntılarının bir süre sonra fark edilmemesine yol açıyor. Sinemanın tüm kandırmacalarından ve fazlalıklarından arındırılmış bir şekilde bize saf karakterleri sunan Von Trier, hikayeyi ön plana çıkararak film boyunca Grace ile özdeşleşmemizi ve onun intikamına tüm kalbimizle katılıp sevinmemizi sağlıyor. Filmin sonunda, kasabalıların katledilmesinden resmen mutluluk duyuyoruz. Dekorların arasından beliren ay ışığı, zeminden, tebeşirden canlanan köpeğin havlaması ve filmin tüm yapaylığıyla alay edercesine sonda akan Amerika'nın öteki yüzüne ait olan fotoğraflarsa yönetmenin dehasını bizlere bir kez daha kanıtlıyor.

IMDB

Yazan: misery

Lie To Me 2. Sezon 14. Bölüm (React to Contact) Promosu

Gönderen: sinesefil | Cumartesi, Haziran 26, 2010 0 yorum

Lie To Me'nin 14. bölümü "React to Contact", 28 Haziran Pazartesi günü yayınlanacak.


Lie To Me S2xE14 Promosu:


Entourage 7. Sezon 1. Bölüm (Stunted) Promosu

Gönderen: sinesefil | Cumartesi, Haziran 26, 2010 0 yorum

Entourage'ın 1. bölümü "Stunted", 27 Haziran Pazar günü yayınlanacak.


Entourage S7xE01 Promosu:

Leverage 3. Sezon 3. Bölüm (The Inside Job) Promosu

Gönderen: sinesefil | Cumartesi, Haziran 26, 2010 0 yorum

Leverage'ın 3. bölümü "The Inside Job", 27 Haziran Pazar günü yayınlanacak.


Leverage S3xE03 Promosu:

True Blood 3. Sezon 3. Bölüm (It Hurts Me Too) Promosu

Gönderen: sinesefil | Cumartesi, Haziran 26, 2010 0 yorum

True Blood'un 3. bölümü "It Hurts Me Too", 27 Haziran Pazar günü yayınlanacak.


True Blood S3xE03 Promosu:


Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (25 Haziran 2010 Cuma)

Gönderen: sinesefil | Cuma, Haziran 25, 2010 0 yorum
From Paris with Love / Paris'ten Sevgilerle (2009)


Vizyon tarihi: 25 Haziran 2010


Oyuncular:

John Travolta (Charlie Wax), Jonathan Rhys Meyers (James Reece), Kasia Smutniak (Caroline), Richard Durden (Ambassador Bennington), Yin Bing (M. Wong), Amber Rose Revah (Nichole), Eric Gordon (Foreign Minister), François Bredon (The Thug), Chems Dahmani (Rashid (as Chems Eddine Dahmani)), Sami Darr (The Pimp), Julien Hagnery (Chinese Punk), Mostéfa Stiti (Dir Yasin), Rebecca Dayan (Foreign Minister''s Aide), Michaël Vander-Meiren (Airport Security Official), Didier Constant (Customs Official)

Ekip:

Pierre Morel (Yönetmen), Adi Hasak (Senaryo), Luc Besson (Senaryo), David Buckley (Müzik), Michel Abramowicz (Görüntü yönetmeni)

Konu:

Fransa’daki Amerikan Büyükelçiliği’nde görevli James Reece’in (Jonathan Rhys Meyers) Paris’te kıskanılacak bir hayatı ve güzel bir Fransız sevgilisi vardır. Elçilikte CIA için alt düzey bir görevde çalışmaktadır. Ancak tek istediği daha yüksek mertebeli bir ajan olmak ve gerçek aksiyon almaktır. Üst düzey görevli olarak bir işe atandığında, ne kadar şanslı olduğuna inanamaz. Ta ki yeni ortağı özel ajan Charlie Wax (John Travolta) ile tanışıncaya kadar.
Ateş etme meraklısı, nüktedan ve herhangi bir hizbe bağlı olmayan Wax, terörist bir saldırıyı durdurmak için Paris’e gönderilir. Paris’in yer altı dünyasını kurşun yağmuruna tutmaya başladığında James masa başı işine dönmek için can atar. Ne zamanki James peşinde oldukları suç örgütünün hedefinde olduğunu keşfeder, kendisi için dönüş olmadığını anlar. Sonraki 48 saat içinde hala hayatta kalabilmesi için, Wax tek umuttur…




The Joneses / Örnek Aile (2010)


Vizyon tarihi: 25 Haziran 2010


Oyuncular:

Amber Heard (Jenn), Demi Moore (Kate), David Duchovny (Steve), Gary Cole (Larry), Glenne Headly (Summer), Ben Hollingsworth (Mick Jones), Lauren Hutton (KC), Chris Williams (Billy), Catherine Dyer (Sylivia), Robert Pralgo (Alex ''The Hammer'' Bayner), Ashley LeConte Campbell (Mary Beth), Ric Reitz (Bob), Kim Wall (Bethany), Justin Price (Skateboarder / high school Jock), Christine Evangelista (Naomi), Mark Oliver (Man #1), Wilbur Fitzgerald (Golfer), Andrew DiPalma (Will), Tiffany Morgan (Melanie Baynor), John Atwood (Ken), Jason MacDonald (Guy #2), Niko Stjepanovic (Harry Woods), Jayson Warner Smith (Maitre De), Roy McCrerey (Rich Guy), Ron Clinton Smith (Policeman), Jenson Goins (Ami), Charles Van Eman (Golfer 2), Sonya Thompson (Restaurant Patron), Steve Barnes (Guy #1), Ava Lauren Borte (Girl at country club), Hayes Mercure (Tim), Christoph Vogt (Mover), James Belyeu (Waiter #1), Joe Narciso (Henry), Jacob G. Akins (Furniture Mover), Danielle Barnum (Sommelier), Jennifer Van Horn (Loretta), Jason Horgan (Mr. Stallings), Ella Archer Borte (Girl 2 at country club), Sandra Kahlert Borte (Mother at country club), Wendy Barlow, Joel Chivington (Kid taking golf lesson), Gregory Wright (Steve''s friend on Lawn mower), Kip Watson (Makeup Artist), Jake Akins (Furniture Mover)

Ekip:

Derrick Borte (Yönetmen), Derrick Borte (Senaryo), Randy T. Dinzler (Senaryo), Nick Urata (Müzik), Yaron Orbach (Görüntü yönetmeni)

Konu:

Banliyödeki zengin ve özel sitelerde yeni birilerinin mahalleye taşınması her zaman ilgi çeker. Özellikle de taşınanlar Jones ailesi gibi bir aileyse. Ancak Jones ailesi gerçek bir aile değil bir pazarlama şirketin çalışanlarıdır. Görevleri ise aile kılığında zengin mahallelere taşınarak müşterilerin ürünlerine “canlı reklâm” yapmaktır. Ancak gerçek hayat hiçbir zaman senaryodakine uygun gitmez.




Tormented / İşkence Okulu (2009)


Vizyon tarihi: 25 Haziran 2010


Oyuncular:

Alex Pettyfer (Bradley), April Pearson (Tasha), Dimitri Leonidas (Alexis), Calvin Dean (Darren Mullet), Tuppence Middleton (Justine), Georgia King (Sophie), Mary Nighy (Helena), Olly Alexander (Jason), James Floyd (Nasser), Sophie Wu (Mai Lee), Hugh Mitchell (Tim), Larissa Wilson (Khalillah), Ruby Bentall (Emily), Tom Hopper (Marcus), Peter Amory (Head teacher)

Ekip:

Jon Wright (Yönetmen), Stephen Prentice (Senaryo), Paul Hartnoll (Müzik), Trevor Forrest (Görüntü yönetmeni)

Konu:

Biraz klasik ama her daim işe yarayan bir konu üzerinden ilerleyen ''İşkence Okulu'' bir gençlik korku filmi.

Okulda diğer öğrencilerin hakaretine uğrayan, sürekli dalga geçilen, itilen kakılan bir öğrenci sonunda dayanamaz ve kendini asar. Bir süre sonra bu üzücü olay unutulmuş gibidir. Fakat ölen öğrenci bir hayalet olarak geri dönüp, tek tek kendisiyle dalga geçenlerden hesap sormaya, onları avlamaya başlayınca her şey değişir...

Doctor Who 5. Sezon 13. Bölüm (The Big Bang) Promosu

Gönderen: sinesefil | Salı, Haziran 22, 2010 0 yorum

Doctor Who'nun 13. bölümü "The Big Bang", 26 Haziran Cumartesi günü yayınlanacak.


Doctor Who S5xE13 Promosu:


Letters to Juliet (2010)

Gönderen: sinesefil | Pazartesi, Haziran 21, 2010 0 yorum

LETTERS TO JULIET FİLMİ GÖSTERİM TARİHİ: 30 TEMMUZ 2010


Konusu


Gary Winick’in yönettiği ve Amanda Seyfried, Gael García Bernal, Vanessa Redgrave, Christopher Egan ile Franco Nero’un oynadığı Letters to Juliet, 30 Temmuz 2010’da Tiglon dağıtımıyla Fida Film tarafından vizyona çıkarılıyor.

Tim Sullivan'ın senaryosunu Lise ve Ceil Friedman'ın kitabından uyarladığı film İtalya'ya seyahate giden genç bir çiftin yolculuk sırasında, yıllar önce ayrıldığı sevgilisini arayan ve ona mektuplar yazan bir kadınla tanışmalarını anlatacak. Genç çifti Seyrfied ve Bernal, terk edilmiş sevgiliyi Redgrave, kayıp sevgiliyi ise Nero oynayacak.


LETTERS TO JULIET FRAGMANI

Solomon Kane (2009)

Gönderen: sinesefil | Pazartesi, Haziran 21, 2010 0 yorum

SOLOMON KANE FİLMİ GÖSTERİM TARİHİ: 23 TEMMUZ 2010


Notlar


“O…Püritan ve Şarl karışımı, biraz eski bir filozofun ve bir hayli de bir paganın özelliklerine sahip… Ruhundaki o açlık, onu her türlü haksız olayı düzeltmek, güçsüz olan her şeyi korumak amacıyla yollara düşürmüş… Bir rüzgar gibi başı boş ve amansız olan bu kişi, sadece tek bir yönden değişmedi: Her zaman hakkın ve doğrunun izinde gitti. İşte Solomon Kane böyle biri.”

Robert E. Howard'ın epik kahramanına imparator kanı...

Robert E. Howard'ın en ünlü yaratısı Conan olabilir ama her biri kendilerine çizgi sayfalar arasında yer bulmuş olan Red Sonja, Kull ve Solomon Kane gibi karakterleri kim unutabilir? Sonja ve Kull'u da Conan gibi beyazperdede izlemiştik. Şimdi sıra Solomon Kane'de diyen yapımcılar 16. yüzyılın kafayı dinle bozmuş püritan kahramanını canlandıracak ismi belirlediler. Super Hero Hype'ın haberine göre aranan kan HBO'nun bizde de izlenen Rome/Roma dizisinde bulundu. Dizide İmparator Marcus Antonius'u canlandıran ingiliz aktör James Purefoy'dan söz ediyoruz!

İşlediği günahları ve döktüğü kanı temizlemek için Tanrı tarafından görevlendirildiğine inanan Kane'in, uzak ülkelerde şeytan ve iblislerle mücade etmesini anlatan çizgi öyküleri ABD'de olduğu gibi bizde de değişik Conan dergilerinin arka sayfalarında yayınlanmıştı.


SOLOMON KANE FRAGMANI

Ordinary People (2009)

Gönderen: sinesefil | Pazartesi, Haziran 21, 2010 0 yorum

ORDINARY PEOPLE / SIRADAN İNSANLAR FİLMİ GÖSTERİM TARİHİ: 16 TEMMUZ 2010


“BİR İNSANI ÖLDÜRMEYİ ÖĞRENEBİLİR MİSİN?”

2009 CANNES FİLM FESTİVALİ ELEŞTİRMENLER HAFTASI.
2009 SARAYBOSNA FİLM FESTİVALİ EN İYİ FİLM.


Konusu

Vladimir Perisic’nin yönettiği ve Relja Popovic, Boris Isakovic ile Miroslav Stevanovic’in oynadığı Sıradan İnsanlar (Ordinary People), 16 Temmuz 2010’da Tiglon Film dağıtımıyla Bir Film tarafından vizyona çıkarılıyor.

Savaşın insanlıktan çıkarıcı etkisi, yönetmen Perisic'in ilk uzun metrajlı filminde gözler önüne seriliyor. 2009'da Cannes Eleştirmenler Haftası'nda Altın Kamera için yarışan film, düşük tempolu ve neredeyse diyalogsuz; bir savaş filmi değil, aksine, yönetmene göre "savaş filmi" türünü yerle bir ediyor. Film Balkanlar'da, terk edilmiş bir çiftlikte yirmi yaşındaki bir askerin güneşin altındaki bitmek tükenmek bilmeyen bekleyişini ve acımasızca ilk cinayetini işleyişini dokunaklı bir üslupla anlatıyor.


ORDINARY PEOPLE / SIRADAN İNSANLAR FRAGMANI

The Back-Up Plan (2010)

Gönderen: sinesefil | Pazartesi, Haziran 21, 2010 0 yorum

B PLANI FİLMİ GÖSTERİM TARİHİ: 16 TEMMUZ 2010


Konusu


Yıllarca çeşitli erkeklerle flört eden Zoe (Jennifer Lopez) doğru kişiyi beklemenin çok uzun sürdüğüne karar verir. Anne olmaya kararlı karakterimiz kurduğu planı uygulamaya karar vererek doktordan randevu alır ve tek başına gitmeye karar verir. Zoe aynı gün, gerçek olasılıklar barındıran bir adam olan Stan (Alex O'Loughlin)'le tanışır...

Filizlenen bir ilişkiyi korumaya ve hamileliğin ilk belirtilerini saklamaya çalışan Zoe, kendini bir yanlışlıklar komedisinin içinde bulur ve Stan'e kafa karıştırıcı sinyaller verir. Zoe tuhaf davranışlarının nedenini endişeli şekilde açıkladığında, Stan bu alışılmamış geleceği değerlendirir ve sonunda durumu kabul eder.

Aşk ve flört daha önce yatakta böyle bir üçlü çılgınlığa tanık olmamıştır: Stan, Zoe ve hiç yanından ayırmadığı, devasa hamilelik yastığı. Gerçek hamilelik testi ise, ikisinin de hormonların yarattığı karmaşa ve doğum hazırlıkları dışında birbirini tanımadıklarını fark etmeleriyle başlar. Dokuz aylık geriye sayım devam ederken, ikisi de birbirlerinden soğumaya başlar. Herkes aşık olabilir, evlenebilir ve bir bebek sahibi olabilir; ama bunu son hızda ve geriye doğru yapmak, iki insanın birbiri için yaratıldığının en büyük kanıtıdır.


THE BACK-UP PLAN / B PLANI FRAGMANI

The Sorcerer's Apprentice (2010)

Gönderen: sinesefil | Pazartesi, Haziran 21, 2010 0 yorum

THE SORCERER'S APPRENTICE / SİHİRBAZIN ÇIRAĞI FİLMİ GÖSTERİM TARİHİ: 16 TEMMUZ 2010


Konusu


Bu epik fantastik filmde Dave, Balthazar Blake adında tuhaf biri aniden hayatına girdiğinde fizik dersinden geçmeye çalışan ve rüyalarının kızı Becky’den randevu koparmaya çalışan bir üniversite öğrencisidir. Balthazar’ın günümüzde bir sihirbaz olduğu ortaya çıkar, aynı güce sahip hatta kendi gücünü aşan birini bulmak için uzun süredir arama yapmaktadır.

Ancak kötülerden biri ve uzun zamandır rakibi olan, Maxim Horvath, sadece Blake ve Dave’i değil tüm New York şehrini tehdit eder, bahtsız Dave gönülsüz de olsa Balthazar’ın koruması altına girer, Dave’e hızlı bir sihirbazlık sanatı ve bilimi eğitimi verir. Bu alışılmadık ortakların, Horvath ve karanlığın güçlerinin günümüz Manhattan’ını mahvetmeden önce birlikte durdurması gerekmektedir.

Dave'in "Sihirbazın Çırağı" olma aşamasında eğitimini tamamlamak, şehri kurtarmak ve kızın gönlünü fethetmek için tüm cesaretine ihtiyacı olacaktır.


THE SORCERER'S APPRENTICE / SİHİRBAZIN ÇIRAĞI FRAGMANI

Knight & Day (2010)

Gönderen: sinesefil | Pazartesi, Haziran 21, 2010 0 yorum

KNIGHT & DAY / GECE VE GÜNDÜZ FİLMİ
GÖSTERİM TARİHİ: 16 TEMMUZ 2010


Konusu


Yalnız bir kadın olan June, oldukça sıradan bir yaşam sürüyordur. Kız kardeşinin evliliği için hazırlık yapan June, tesadüf eseri bir süper ajan olan Milner ile karşılaşır. June, Milner'la tanışmalarının ardından bir dizi maceranın içine düşer. Ne yaparsa yapsın, tesadüfler onları hep bir araya getirecektir.

KNIGHT & DAY / GECE VE GÜNDÜZ FRAGMANI

Chloe (2009)

Gönderen: sinesefil | Pazartesi, Haziran 21, 2010 0 yorum

CHLOE / BÜYÜK HATA FİLMİ
GÖSTERİM TARİHİ: 09 TEMMUZ 2010


Konusu

Atom Egoyan’ın yönettiği ve Julianne Moore, Liam Neeson, Amanda Seyfried, Max Thieriot ile R.H. Thomson’ın oynadığı Büyük Hata (Chloe), 09 Temmuz 2010’da UIP dağıtımıyla TMC Film tarafından vizyona çıkarılıyor.

Biri doktor, diğeri profesör olan Catherine ve David uyumlu bir çift görünümündedir. Yetenekli bir oğula sahip olan bu çiftin evliliği gıpta edilecek cinstendir. Şehirdışına çıkan David uçağını ve dolayısıyla sürpriz doğumgünü partisini kaçırdığında, bu evlilikte saklı kalan şüpheler bir anda su yüzüne çıkar. David'in sadakatinden şüphe duymaya başlayan Catherine, kocasını sınavdan geçirmeye karar verir. Chloe isimli bir eskort kızla anlaşan Catherine, onun David'le yakınlaşmasını ister. Böylelikle kocasının kendisine bağlılığını test etmiş olacaktır. Ama bu ilişki üçgeni beklenmedik olaylara gebedir.


CHLOE / BÜYÜK HATA RED BAND FRAGMANI

Le refuge (2009)

Gönderen: sinesefil | Pazartesi, Haziran 21, 2010 0 yorum

YUVA FİLMİ GÖSTERİM TARİHİ: 02 TEMMUZ 2010


Konusu


François Ozon’un yönettiği ve Isabelle Carre, Louis-Ronan Choisy, Pierre Louis-Calixte ile Melvil Poupaud’un oynadığı Yuva (Le Refuge - The Refuge), 02 Temmuz 2010’da Tiglon Film dağıtımıyla Bir Film – Mars Production tarafından vizyona çıkarılıyor.

Mousse ve Louis, genç, güzel, zengin ve âşıktırlar. Ama uyuşturucu hayatlarını ele geçirmiştir. Bir gün aşırı doz alırlar ve Louis ölür. Mousse kurtulur, kısa bir süre sonra hamile olduğunu öğrenir. Kafası karmakarışık, Paris'ten uzakta bir eve kaçar. Birkaç ay sonra Louis'nin erkek kardeşi Mousse'a katılır. Mousse'un yuvasına gelen bu adam düşman mıdır, yoksa bir barışma fırsatı mı?

YUVA FİLMİ FRAGMANI

Cliente (2008)

Gönderen: sinesefil | Pazartesi, Haziran 21, 2010 0 yorum

A FRENCH GIGOLO / MÜŞTERİ FİLMİ
GÖSTERİM TARİHİ: 02 TEMMUZ 2010


Konusu


Josiane Balasko’nun yönettiği ve Nathalie Baye, Eric Caravaca, Isabelle Carre ile Josiane Balasko’nun oynadığı Müşteri (Cliente), 02 Temmuz 2010’da Chantier Films dağıtımıyla Chantier Film tarafından vizyona çıkarılıyor.

Judith ellili yaşlarında çekici, aklı başında bir kadın. Tek başına yaşayan ve Internet sitelerinde seçtiği farklı erkeklerle birlikte olarak kendini eğlendirir. Taa ki Patrick’le karşılaşana kadar… Patrick’in samimi ve şefkatli tavırları onu etkiler ve düzenli olarak görmeye başlarlar. Gerçek ismi olan Marco bu sevimli genç adamın tek amacı kazandığı parayla sevgili eşi Fanny’nın kuaför salonunun ipoteği ödemektir. Fanny ise kocasının bir inşaat firmasında çalıştığını düşünmektedir ve gerçeği öğrendiğinde Marco işi hemen bırakır. Ancak paraları yavaş yavaş bitmeye başladığında Fanny kendi ellerliyle kocasını bu kazançlı işe yani Judith’ doğru iter…


A FRENCH GIGOLO / MÜŞTERİ FRAGMANI

Gosa (2008)

Gönderen: sinesefil | Pazartesi, Haziran 21, 2010 0 yorum

GOSA / ÖLÜM ZİLİ FİLMİ
GÖSTERİM TARİHİ: 02 TEMMUZ 2010


Konusu


Gosa, kolejlere girmek için her Koreli öğrencinin vermesi gereken bir sınavdır. Okulun en başarılı yirmi öğrencisi seçilerek özel bir sınıfta toplanır ve sınav için çalıştırılmak istenir. Ders video gösterimi ile başlamışken aniden görüntü gider ve sırası boş duran arkadaşları, hızla su dolan bir akvaryum içinde ekrana gelir. O sırada bir ses, akvaryuma çizilmiş olan sorunun zamanında çözülememesi durumunda arkadaşlarının öleceğini söyler.


GOSA / ÖLÜM ZİLİ FRAGMANI


Toy Story 3 (2010)

Gönderen: sinesefil | Pazartesi, Haziran 21, 2010 0 yorum

TOY STORY 3 / OYUNCAK HİKAYESİ 3 FİLMİ
GÖSTERİM TARİHİ: 02 TEMMUZ 2010

Konusu


Woody, Buzz ve oyuncak kutusundaki diğer tüm oyuncaklar, sahipleri Andy'nin koleje gitmesinden dolayı kreşe bırakılırlar.

Toy Story 3-Oyuncak Hikayesi 3'ün prodüksiyon işlemleri devam ederken Walt Disney Stüdyoları serinin ilk iki filmini 3D formatında izleyiciyle yeniden buluşturmaya hazırlanıyor. 3D teknolojisiyle yenilenen Toy Story-Oyuncak Hikayesi Türkiye sinemalarında 8 Ocak 2010’da, Toy Story 2-Oyuncak Hikayesi 2 ise 12 Şubat 2010’da sinemaseverlerin karşısına çıkacak.

Filmin yönetmenliğini daha önce serinin ikinci bölümünün ortak yönetmenliğini yapmış olan Pixar emektarlarından Lee Unkrich üstleniyor. Unkrich Monsters, Inc-Sevimli Canavarlar ve Finding Nemo-Kayıp Balık Nemo'da da ortak yönetmendi. Filmin senaryosunuysa Küçük Gün Işığım'ın Little Miss Sunshine özgün senaryosuyla Oscar ödülü kazanan Michael Ardnt yazdı.


SERİ NOTLARI

• Yönetmen Lee Unkrich 1994 yılında, “Oyuncak Hikayesi”nde kurgucu olarak Pixar Animation Studios’da işe başladı ve “Bir Böceğin Yaşamı” filminde kurgu şefi olarak görev yaptı. 1999’da, Altın Küre kazanan “Oyuncak Hikayesi 2-Toy Story 2”nin ortak yönetmeni olarak yönetmenliğe adım attı. “Sevimli Canavarlar”ın da ortak yönetmenliğini yapan Unkrich, Oscar kazanan “Kayıp Balık Nemo”nun kurgu şefliğini de üstlendi.
• Orijinal “Oyuncak Hikayesi”nin seslendirme ekibi OYUNCAK HİKAYESİ 3’te yeniden işbaşında; aralarında John Ratzenberger de var (Hamm’in sesi) ve Ratzenberger, Disney-Pixar’ın 11 filminin tamamında bir karakter seslendiren tek isim. Ayrıca Oscar ödüllü besteci Randy Newman da ekipte yer alıyor (“Oyuncak Hikayesi,” “Oyuncak Hikayesi 2,” “Sevimli Canavarlar.”).
• “Oyuncak Hikayesi” 22 Kasım 1995’te vizyona girdi ve tamamı bilgisayarla yapılan ilk sinema filmiydi ve ABD’de 192, dünya genelinde 362 milyon dolarla gişede yılın en başarılı filmi oldu.
• “Oyuncak Hikayesi” üç Oscar ve iki Altın Küre ödülüne aday gösterildi. “Oyuncak Hikayesi 2” bir Oscar ve iki Altın Küre ödülüne aday gösterildi ve En İyi Komedi Müzikal dalında Altın Küre kazandı. “Oyuncak Hikayesi 2” aynı zamanda En İyi Film Şarkısı dalında Grammy de kazandı. (Randy Newman, “When She Loved Me”).
• “Oyuncak Hikayesi”nin yönetmeni John Lasseter, Pixar’ın “Oyuncak Hikayesi” ekibine yaptığı liderlik sayesinde, bilgisayarda hazırlanan ilk çizgi sinema filmiyle Akademi tarafından Özel Başarı Oscarı’yla ödüllendirildi.
• “Oyuncak Hikayesi 2” tamamı dijital olarak hazırlanan, basılan ve gösterilen ilk filmdir. Ayrıca ilk filmden daha iyi bir gişe hasılatı elde eden ilk animasyon filmidir. Film ABD, İngiltere ve Japonya’da gişe rekorları kırdı ve 1999’da ABD’de 245 milyon dolar, dünya çapında 485 milyon dolar gişe hasılatıyla yılın en iyi gişe filmi oldu.


TOY STORY 3 / OYUNCAK HİKAYESİ 3 FRAGMANI

Burn Notice 4. Sezon 4. Bölüm (Breach of Faith) Promosu

Gönderen: sinesefil | Cumartesi, Haziran 19, 2010 0 yorum

Burn Notice'in 4. bölümü "Breach of Faith", 24 Haziran Perşembe günü yayınlanacak.


Burn Notice S4xE04 Promosu:

Lie To Me 2. Sezon 13. Bölüm (The Whole Truth) Promosu

Gönderen: sinesefil | Cumartesi, Haziran 19, 2010 0 yorum

Lie To Me'nin 13. bölümü "The Whole Truth", 21 Haziran Pazartesi günü yayınlanacak.


Lie To Me S2xE13 Promosu:


Leverage 3. Sezon 1. Bölüm (The Jailhouse Job) Promosu

Gönderen: sinesefil | Cumartesi, Haziran 19, 2010 0 yorum

Leverage'ın 1. bölümü "The Jailhouse Job", 20 Haziran Pazar günü yayınlanacak.


Leverage S3xE01 Promosu:

Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (18 Haziran 2010 Cuma)

Gönderen: sinesefil | Perşembe, Haziran 17, 2010 0 yorum
Ondine / İlahların Aşkı (2009)


Vizyon tarihi: 18 Haziran 2010

Oyuncular:
Colin Farrell (Syracuse), Alicja Bachleda-Curus (Ondine), Tony Curran (Alex), Tom Archdeacon, Stephen Rea (Priest), Dervla Kirwan (Maura), Alison Barry (Annie), Emil Hostina (Vladic) Norma Sheahan (Librarian), Don Wycherley (Kettle - Vladic''s Henchman)

Ekip:
Neil Jordan (Yönetmen), Neil Jordan (Senaryo), Kjartan Sveinsson (Müzik), Christopher Doyle (Görüntü yönetmeni)

Konu:
ONDINE lirik ve modern bir masal.. Syracuse (Colin Farrell), İrlanda’lı bir balıkçıdır. Bir gün ağlarına takılan güzel ve gizemli bir kadınla (Alicja Bachleda) hayatı değişir. Küçük kızı Annie (Alison Barry) bu kadının büyülü bir varlık olduğuna inanmaktadır. Syracuse ise bu güzel kadına umutsuzca âşık olmuştur. Tüm asallarda olduğu gibi mutluluk ve karanlık bu hikâyede yanyana gitmektedir. Senaryosu ve yönetmenliğini Neil Jordan’ın üstlendiği İrlanda kıyılarının büyülü dünyasında geçen filmin görüntü yönetmenliğini Christopher Doyle yapıyor.

ONDINE aşk, umut ve imkânsız için savaşmayı anlatan bir aşk hikâyesi.




Tale 52 / Şüphe (2008)


Vizyon tarihi: 18 Haziran 2010

Oyuncular:
Giorgos Karamihos (Narrator), Serafita Grigoriadou (Pinelopi), Dafni Labroyanni (Katerina), Argiris Thanasoulas (Stamatis), Giasemi Kilaidoni (Danai), Orfeas Zafeiropoulos (Giorgos), Yorgos Kakanakis (Iasonas)

Ekip:
Alexis Alexiou (Yönetmen), Alexis Alexiou (Senaryo), Alexis Alexiou (Yapımcı), Panagiotis Fafoutis (Yapım yönetimi), Felizol (Müzik), Peekay Tayloh (Müzik), Christos Karamanis (Görüntü yönetmeni), Panos Voutsaras (Kurgu)

Konu:
“Gerçeklik, ona inanmaktan vazgeçtiğinizde ortadan kalkan bir şeydir” Philip K. Dick (1928-1992)
Arkadaşlarıyla yedikleri bir yemekten sonra Penelope ve Iasonas bir ilişkiye başlarlar. Bir gün Iasonas uyandığında Penelope’nin ortalıktan kaybolduğunu görür; ancak olan bitene bir anlam veremez. Yeni sahip olduğu sevgilinin kayboluşu fazlasıyla içine kapanık olan Iasonas’ı çaresizliğe sürüklemekte; zaten hassas olan akıl sağlığını daha da bozarak onu karmaşık sanrılara itmektedir. Sözünü esirgemeyen görüntü diliyle sıradışı bir psikolojik gerilim.




Off Karadeniz (2010)


Vizyon tarihi: 18 Haziran 2010

Oyuncular:
Melissa Papel (Melek), İrfan Delibaş (Yunus), Nurhayat Boz (Cahide), Suayip Ünsal (Selami Albay), Fırat Topkorur (Emireri), Salim Bozak (Dev Horoncu), Sedat Çelik (Efe), Emine Nar (Amazon Ahçı), Ayşe Kurt (Pehlivan Hatice)

Ekip:
Nur Dolay (Yönetmen), Nur Dolay (Senaryo), Jean-Louis Papel (Yapımcı), Varlam Karchkhadze (Görüntü yönetmeni)

Konu:
İzmir-Of-Rize-Ardeşen arasında geçen sıcak bir komedi.
İzmir’li bir genç kız olan Melek yeni hâkim çıkmıştır. Melek Karadeniz delikanlısı Yunus''a âşıktır. Ailesi ise Melek''i Yunus''tan kurtarmayı istemektedir. Yakında Melek''in ilk görev yeri belli olacak ve gidecektir. Ailesi bu tayini Melek''in Yunus''tan kurtulması için bir fırsat olarak görmektedir. Sonunda Melek''in görev yeri belli olur. Fakat o da ne! Melek''in tayini bir Karadeniz kasabası olan Of''a çıkmıştır...
İzleyenleri sıcak Ege sahillerinden Karadeniz’in serin yaylalarına, yemyeşil çay bahçelerine, ormanlarına taşıyacak bir film.




Planet 51 / Gezegen 51 (2009)


Vizyon tarihi: 18 Haziran 2010


Oyuncular:
Dwayne Johnson (Capt. Charles ''Chuck'' Baker (Ses)), Seann William Scott (Skiff (Ses)), Jessica Biel (Neera (Ses)), Justin Long (Lem (Ses)), Gary Oldman ( (Ses)), John Cleese ( (Ses))

Ekip:
Jorge Blanco (Yönetmen), Javier Abad (Yönetmen), Joe Stillman (Senaryo), James Seymour Brett (Müzik)

Konu:
16 yaşındaki LEM Gezegen 51’de, beyza çitlerle çevriili, Amerika’nın 1950’lerdeki masum halini anımsatan bir yerde yaşamaktadır. Korunaklı ve tahmin edilebilir, tekdüze hayatında mutludur ve gününü o bölgedeki gökevini yönetip, hoşlandığı komşusu NEERA ile geçirme hayalleriyle geçirmektedir.

Bir gün, hiç de hesapta yokken, milyonlarca mil uzaklıktan gelen astronot KAPTAN CHARLES ‘CHUCK’ BAKER, uzay gemisini Neera’nın bahçesine indirir, hem de tam aile barbeküsünün ortasına. Etrafındakileri farketmezcesine gemiden iner ve Büyük An’ını açığa vurur. Zafer kazanmışçasına bayrağını diker ve arkasını döndüğü anda Gezegen 51’in yeşil derili sakinlerinin şaşkınlıkla kendisine baktığını görür. Panikler ve koşturmaya başlar. Lem’in çalıştığı gökevinde bir korunak şansı kovalar.

Lem ve Chuck tanışır ve sonunda ortak korkularını yenerek bir dostluk kurarlar. Lem, Chuck’ı paranoyak ve aralarına giren herhangi bir yabancıyı yakalayıp yok etme güdüsünde olan Gezegen 51 Ordusu’ndan saklamaya karar verir. Chuck’ın tek isteği ise, kendisini bırakıp gitmeden önce uzay gemisine ulaşmaktır. Lem ve arkadaşları; Gezegen 51’in çok da zeki olmayan birkaç askeri ve hayranlık uyandıran araştırmacı robot ROVER ile Chuck çok da geç olmadan gemisine kavuşmaya çalışır...

True Blood 3. Sezon 2. Bölüm (Beautifully Broken) Promosu

Gönderen: sinesefil | Salı, Haziran 15, 2010 0 yorum

True Blood'un 2. bölümü "Beautifully Broken", 20 Haziran Pazar günü yayınlanacak.


True Blood S3xE02 Promosu:


Doctor Who 5. Sezon 12. Bölüm (The Pandorica Opens) Promosu

Gönderen: sinesefil | Salı, Haziran 15, 2010 0 yorum

Doctor Who'nun 12. bölümü "The Pandorica Opens", 19 Haziran Cumartesi günü yayınlanacak.


Doctor Who S5xE12 Promosu:


Burn Notice 4. Sezon 3. Bölüm (Made Man) Promosu

Gönderen: sinesefil | Salı, Haziran 15, 2010 0 yorum

Burn Notice'in 3. bölümü "Made Man", 17 Haziran Perşembe günü yayınlanacak.


Burn Notice S4xE03 Promosu:

Lie To Me 2. Sezon 12. Bölüm (Sweet Sixteen) Promosu

Gönderen: sinesefil | Pazar, Haziran 13, 2010 0 yorum

Lie To Me'nin 12. bölümü "Sweet Sixteen", 14 Haziran Pazartesi günü yayınlanacak.


Lie To Me S2xE12 Promosu:

True Blood 3. Sezon 1. Bölüm (Bad Blood) Promosu

Gönderen: sinesefil | Pazar, Haziran 13, 2010 0 yorum

True Blood'un 1. bölümü "Bad Blood", 13 Haziran Pazar günü yayınlanacak.


True Blood S3xE11 Promosu:

The Fall (2006)

Gönderen: sinesefil | Cuma, Haziran 11, 2010 0 yorum

A Little Blessing In Disguise

Hani bazı filmler vardır, izledikten sonra herkese anlatmak ve izlettirmek ister, ama içten içe de kimse bilmesin isteyip, sadece size özel kalmasını dilersiniz. İzlerken sadece gözlerinizle değil de, yüreğinizle de izler, içinde kendinizden birşeyler bulursunuz. Bittiğinde ise sadece "izledim" diyemez, gördüklerinizin iliklerinize kadar işlediğini hissedersiniz. "Evet bu iyi bir film, gerçekten de çok iyi" deyip kalkamazsınız da koltuğunuzdan. Çünkü bu kelimelerin, filmi tanımlayabileceğinden bile şüphe edersiniz. İzlediğiniz diğer filmlerle uzaktan yakından alakası yoktur bu filmin. İşte "The Fall", tam da böyle olan bir film. Hem herkesin bu filmi öğrenmesi için haykıracağınız, hem de sadece kendi hayallerinizde yaşatmak isteyeceğiniz türden bir masal, belki de "Sinema budur, işte böyle film yapılır" diyebileceğiniz türden bir belgesel...

Tarsem'in 2006 yılında çektiği The Fall, "David Fincher and Spike Jonze present" yazısı ile açılıyor. Seyirci de ister istemez bu yazıyı görünce, filmden beklentisini daha da bir arttırıyor. Arttırmakla da en doğrusunu yapıyor, çünkü film seyircinin beklentilerini fazlasıyla karşılıyor ve Fincher'ın yüzünü kara çıkarmıyor.


Beethoven'ın 7. senfonisi eşliğinde siyah-beyaz görüntüler ile karşılıyor bizi film. Görüntüler siyah-beyaz olmasına rağmen, konunun ne kadar renkli olacağını daha ilk sahneden hissedebiliyoruz aslında. Bu görüntüler sayesinde, ana karakterimiz Roy'un neden Los Angeles'taki o hastanede olduğuna dair aklımızda düşünceler belirmeye başlıyor. Sonrasında ise renkler de bize eşlik ediyor ve kendimizi 1920'lerin Los Angeles'ında buluyoruz. Roy gibi, ama biraz farklı bir şekilde düşüp kolunu kıran 5 yaşındaki Alexandria ile tanışıyoruz. Birisi dublörlük yaparken düşüp sakatlanan, diğeri ise portakal toplarken düşen iki kahramanımız, tatlı Alexandria'nın, aslında hemşire Evelyn için yazdığı notun, tesadüf eseri Roy'un kucağına düşmesiyle tanışıyor. Ama herşey bu tanışmayla değil, Roy'un Alexandria'ya, isminin nereden geldiği hakkında bir masal anlatmaya koyulması ile başlıyor. Susuzluğun başgöstermesiyle ordusu bozguna uğrayacak duruma gelen Büyük İskender, kendisine getirilen son suyu da, ne askerlere içirir, ne de kendisi içer. Bütün suyu, hiç düşünmeden yere döker. Roy'a göre eşitliği, "Ya hep ya hiç"i vurgulamakta olan bu masal, Alexandria için tam anlamıyla aptalcadır. Çünkü ona göre "eşitlik" düşüncesinin başka bir şekilde ifade edilme biçimi vardır: suyu azar azar tüm askerler arasında paylaştırmak... Başka bir deyişle, Roy için yarım yamalak yaşanacak bir hayat yerine ölmek daha mantıklıyken, Alexandria için hayatta kalınabildiği kadar kalmak en doğrusudur. Birazcık bile umut olsa umut yine de umuttur...

Sonraki buluşmalarında ise Roy, daha geniş bir masal, bir "epik" anlatma sözü verir Alexandria'ya. Biz Roy'un uydurduğu bu masalı Alexandria'nın anladığı ve onun yarattığı imgelerle birlikte, onun gözüyle izleriz. Daha doğru dürüst kelimelerin anlamlarını bilmeyen, yarım yamalak İngilizcesi ile Roy'un söylediklerini anlamaya çalışan Alexandria, dinlediği masalı, çevresindeki insanlardan ve dikkatini çeken şeylerden yola çıkarak hayalinde canlandırır. Onun için gününün en heyecanlı aktivitesi olmaya başlayan ve uyanır uyanmaz soluğu koşa koşa Roy'un yanında almasına neden olan bu masal, aslında Roy'un sadece Alexandria'yı sevmiş olmasından ortaya çıkmamıştır. Roy için bu masalı anlatmanın tek sebebi, Alexandria'nın kendisine, intihar edebilmesi için morfin getirebilmesini sağlamaktır.

Roy'un anlatmaya başladığı masal ilerledikçe, iki kahramanımızın da hayatları iç içe geçmeye başlıyor. Roy'un karamsarlığı, umutsuzluğu ve mutsuzluğu ile, Alexandria'nın yaşama sevincinin tezatlığı, masalın seyrini de etkiliyor. Roy her ne kadar masalı mutsuz sonla bitirmeye çalışsa da, Alexandria bunu engellemek için ne gerekiyorsa yapıyor. En çok da bu noktada karşı karşıya geliyorlar zaten. Roy'un tek derdi morfinlere ulaşmak aslında. Masalın nasıl bittiği umrunda değil. Ama Alexandria kendini bu masalsı dünyaya öylesine kaptırıyorki, herşeyin en ince ayrıntısına kadar mutlulukla örülmesini istiyor. Masal da zaten bu noktadan sonra, bir ucundan Alexandria'nın tuttuğu, bir ucundan da aslında anlatıcı olduğu için iplerin kendi elinde olması gereken ama bunu bir türlü başaramayan Roy'un çekiştirdiği, sonunu bir türlü kestiremedikleri bir hâle bürünüyor.


Alexandria: I don't like this story! Why are you making everyone die?
Roy: Because.... everything dies.


Masaldaki karakterlere gelirsek; gözüne kestirdiği herşeyi çalan ve insanların sevdiklerini öldüren Zalim Vali Odious ile, kendilerinden çaldıklarının intikamını almak isteyen birbirinden renkli 6 kahraman... Kardeşini Vali Odious'un öldürdüğü eski bir köle olan Otta Benga, patlayıcı uzmanı Luigi, kendisinin bile bakmaya kıyamadığı, kimsenin güzelliğini görmemesi için herkesten sakladığı güzeller güzeli karısının intikamının peşindeki Hintli, yaşayan herşeyi seven ve hayranlık duyan, maymunu Wallace'ı bir an olsun yanından ayırmayan, Americana Exotica adlı kelebeği arayan, yarı çatlak ingiliz doğa bilimci Charles Darwin, ormanlarla konuşabilen, karnında kuşlar besleyen garip ama sadık Mystic ve ikiz kardeşini Vali Odious öldürmeden önce kurtarmaya çabalayan maskeli bir haydut... Kahramanlarımızın her birinin doğduğu topraklar, kabiliyetleri farklı olmasına rağmen, tek bir ortak noktaları vardır: Vali Odious'u bulmak ve ondan intikamlarını almak...


"What a mystery this world...One day you love them..And the next day, you want to kill them a thousand times over.."

Masal ilerledikçe, gözlerimiz bayram etmeye, görsel şölen de hızını kesmeden ilerlemeye devam eder. Çünkü filmin tamamı 18 ülkede ve 26 farklı yerde geçmektedir. Bu yerler arasında Türkiye, Hindistan, Güney Afrika, İngiltere, Bali, İspanya, Fiji, Prag, İtalya, Romanya, Arjantin, Brezilya, Çin, Mısır ve Kamboçya'da var. Bu kadar yer adı yazınca, insan ister istemez film çok uzun olmalı yargısına kapılıyor. Keşke uzun olsaydı ama değil. Bu yerler arasında filmde sadece 10 saniye görünenleri de var, bir kaç saniye görünenleri de. Her bir sahnesi tabloyu andıran "The Fall" için yönetmen bu ince detayları da hesaba katmış ve istediği görselliği bozmamak adına olabildiğince "açık uçlu" davranmış. Tabi bunu sağlamak için de 4 sene gibi uzun bir süre harcamış. Tüm bunların yanında bir de filmde hiç görsel efekt kullanılmamış olması da "Tamam dur artık, ben bu filmden sonra ne izleyeceğim" nidaları atmamıza neden oluyor.

Oyunculara geldiğimizde ise, çoğu kişinin Pushing Daisies dizisi sayesinde tanıdığı Lee Pace ve her hareketiyle, konuşmasıyla, mimikleriyle kendisine hayran bırakan Catinca Untaru sanki oynamıyorlar, adeta filmi yaşıyorlar. Öyle ki Roy ağladıkça siz de ağlamak istiyor, Alexandria "Lütfen Roy öldürme onu" dedikçe, yaşadığı üzüntü yüzünden kahroluyorsunuz.

Film biterken içinizden, Alexandria'nın korktuğunda "Gugli, gugli, gugli" dediği gibi "Bitmesin, bitmesin, bitmesin" demekten başka birşey gelmiyor, bu güzel sinema deneyimini uzun bir süre aklınızdan çıkarmak istemiyorsunuz... Siz siz olun, bu filmi izlemeden ölmeyin!

Filmdeki sahnelerin geçtiği yerleri görmek isteyenlere : http://thefall-locations.blogspot.com/


IMDB

Yazan: misery

Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (11 Haziran 2010 Cuma)

Gönderen: sinesefil | Cuma, Haziran 11, 2010 0 yorum
Sex and the City 2 (2010)


Vizyon tarihi: 11 Haziran 2010

Oyuncular:
Sarah Jessica Parker (Carrie Bradshaw), Kim Cattrall (Samantha Jones), Kristin Davis (Charlotte York), Cynthia Nixon (Miranda Hobbes), Chris Noth (Mr. Big), David Eigenberg (Steve Brady)

Ekip:
Michael Patrick King (Yönetmen), Michael Patrick King (Senaryo), John Thomas (Görüntü yönetmeni)

Konu:
Eğlence, moda, arkadaşlık; hepsi ve daha fazlası “Sex and the City 2” ile geri dönüyor. Bu devam filminde Carrie (Sarah Jessica Parker), Samantha (Kim Cattrall), Charlotte (Kristin Davis) ve Miranda (Cynthia Nixon), büyük elmadan bir ısırık daha alırken, parıltılı hayatlarına ve aşklarına devam ediyorlar.
Nikah masasında “evet” dedikten sonra neler olur? Dört arkadaşın hayatı her zaman diledikleri gibidir ama hayat sürprizleri de barındırmasaydı “Sex and the City” de olmazdı…bu sefer kızlarımız New York’tan, dünyanın en lüks ve egzotik yerlerinden birine, partinin hiç sona ermediği, her köşesinde gizemler barındıran, büyüleyici bir maceraya doğru savrulurlar. Bu gezi, dört arkadaşın evlilik, annelik ve benzer durumların hayatlarına kattığı (ve çoğu zaman savaşmak zorunda kaldıkları) geleneksel rollerinden kaçmak için çok doğru bir zamanda çıkagelir.
Ne de olsa, bazen tek yapmanız gereken dostlarla bir kaçamaktır.





Antichrist / Deccal (2009)


Vizyon tarihi: 11 Haziran 2010

Oyuncular:
Willem Dafoe (He), Charlotte Gainsbourg (She)

Ekip:
Lars Von Trier (Yönetmen), Lars Von Trier (Senaryo), Meta Louise Foldager (Yapımcı), Anthony Dod Mantle (Görüntü yönetmeni)

Konu:
“Sizi karanlık hayal gücümün perdelerini aralayıp, ardındaki anlık bir görüntüyü algılamaya: korkularımın doğasına ve Antichrist’ın derinliğine davet ediyorum.”
Lars von Trier
Umutsuzca acı çeken evli bir çift, orman içinde “Cennet” i andıran, herşeyden uzak evlerine çekilir. Kırık kalplerini ve problemli evliliklerini tamir etmeyi umut etmektedirler. Fakat doğa olaylara yön verecek ve her şey daha da kötü olacaktır…






L''affaire Farewell / Elveda (2009)


Vizyon tarihi: 11 Haziran 2010

Oyuncular:
Emir Kusturica (Sergei Gregoriev), Guillaume Canet (Pierre Froment), Alexandra Maria Lara (Jessica Froment), Ingeborga Dapkunaite (Natasha), Aleksei Gorbunov (Choukhov (as Oleksii Gorbunov))

Ekip:
Christian Carion (Yönetmen), Serguei Kostine (Senaryo), Christian Carion (Senaryo), Clint Mansell (Müzik), Walther van den Ende (Görüntü yönetmeni)

Konu:
Christian Carion, Oscar adayı savaş dramı Ateşkes ile kalplerimizi çalmıştı. Son filmi Elveda''da da Niels Arestrup ve Willem Dafoe gibi yıldızlardan oluşan müthiş bir kadroyla karşımızda. 1980''lerin başında, Soğuk Savaş''ın en kızıştığı dönemde geçen bu casus filminde, usta yönetmen Emir Kusturica Batı''ya bilgi sızdırmaya karar veren KGB subayı Grigoriev''i canlandırıyor. Grigoriev, Sovyetlerin siyasi durumundan tiksinmiştir ve kaçıp bu sistemden kurtulmaya karar verir. Paranoya hissi ve Moskova''nın Büyük Birader atmosferiyle gerilim iyiden iyiye tırmanırken, bir Fransız mühendisin yardımıyla, farkında olmaksızın tarihi bir olayda, Doğu Bloku''nun çöküşünde rol oynar.






The Last Song / Son Şarkı (2010)


Vizyon tarihi: 11 Haziran 2010

Oyuncular:
Miley Cyrus (Ronnie Miller), Greg Kinnear (Steve Miller), Bobby Coleman (Jonah Miller), Liam Hemsworth (Will Blakelee), Kelly Preston (Kim), Hallock Beals (Scott), Nick Lashaway (Marcus)

Ekip:
Julie Anne Robinson (Yönetmen), Nicholas Sparks (Senaryo), Jeff Van Wie (Senaryo), Jennifer Gibgot (Yapımcı), Adam Shankman (Yapımcı), John Lindley (Görüntü yönetmeni), Aaron Zigman (Müzik)

Konu:
“A Walk to Remember”, “The Notebook” gibi çok satan romanların yazarı Nicholas Sparks’ın aynı adlı son romanından uyarlanan “Son Şarkı"nın (The Last Song) konusu ABD’nin güneyindeki küçük bir sahil kasabasında geçer.
Kariyeri uğruna ailesini yıllar önce terk etmiş olan bir baba (Greg Kinnear), yaz tatilini ergenlik çağındaki kızı (Miley Cyrus) ve küçük oğluyla (Bobby Coleman) geçirme şansına kavuşmuştur. Ancak New York’taki evinde olmayı tercih eden kızı iletişim kurma konusunda isteksizdir. İlk aşklarla ikinci şansların kolkola gittiği bu aile, arkadaşlık, sırlar ve kurtuluş hikayesinde baba, iletişim kurmak için çareyi kızıyla tek ortak paydaları olan müzikte bulacaktır.






Nanny McPhee and the Big Bang / Nanny McPhee Büyük Patlama (2010)


Vizyon tarihi: 11 Haziran 2010

Oyuncular:
Emma Thompson (Nanny McPhee), Rhys Ifans (Amca Phil), Asa Butterfield (Norman), Maggie Smith (Bayan Docherty), Ralph Fiennes (Lord Gray), Maggie Gyllenhaal (Bayan Green)

Ekip:
Susanna White (Yönetmen), Emma Thompson (Senaryo), Lindsay Doran (Yapımcı), Mike Eley (Görüntü yönetmeni), Thomas Newton (Müzik), Jacqueline Durran (Kostüm tasarım), Peter King (Makyaj)

Konu:
Zaman boyutunda ileriye doğru sıçrama yapan Dadı McPhee, kocasının savaşa gitmesinden sonra aile çiftliğini tek başına çekip çevirmeye çabalayan genç anne Bayan Green’in (Maggie Gyllenhaal) kapısında belirir. Bayan Green’in çocuklarının başının dertte olduğunu fark eder. Eve yerleşen, hiç de ayrılmaya niyeti olmayan küstah ve iğrenç iki kuzene karşı mücadele vermektedirler. Uçan motosikletlerle heykellerin, ağaçlara tırmanabilen bir domuz yavrusunun ve en olmadık anlarda ortaya çıkan yavru bir filin yardımıyla harekete geçen Dadı McPhee, küçük yaramazlara yepyeni beş ders öğretmek için büyülü güçlerini kullanacaktır.

A Clockwork Orange (1971)

Gönderen: sinesefil | Perşembe, Haziran 10, 2010 0 yorum

You're not cured yet, boy...

Sizce insan ruhu kaç katmandan oluşur? Hareketlerimizi, isteklerimizi, topluma ayak uydurmamızı, "ahlak sahibi" bir birey olmamızı sağlayan insan ruhu nelerden oluşmaktadır? Freud'a baktığımız zaman onun insan ruhunu üç aşamada incelediğini görürüz. Bunlardan birincisi tamamen hayvansal içgüdülerimize karşılık gelen id, ikincisi, isteklerimizi, tutkularımızı yöneten ego üçünsüdü de topluma uyumumuzu sağlayan, adına "vicdan" da diyebileceğimiz bir kontrol mekanizması; süper ego'dur...

Kişi içgüdülerini ve toplumca kabul görmeyecek tutkularını süper egosu sayesinde kontrol etmeyi öğrenir. Kimi isteklerini bastırır, kimilerini erteler, kimilerini ise kendisinin bile arayıp bulamayacağı derinlere hapseder. Ama her ne olursa olsun, insan temelde değişmez. Sadece yaşadığı topluma ayak uydurur. Klişeleşmiş doğrulara çoğu zaman sorgusuz sualsiz katılır ve süper egosunun gelişmişliği ölçüsünde "ahlaklı insan" kabul edilir. Ama elbette ki, bastırılmış istekler bir delik bulup, dışarı sızabilmek için her zaman fırsat kollamaktadır. Bunu başardıklarında ise, kişiyi hem diğer bireylerle, hem de kendisi ile karşı karşıya getirir, türlü çelişkilerin doğmasına neden olurlar.

İşte Kubrick'in ilgilendiği temel mesele de budur. Ona göre bugün yaşayan modern insan, mağara adamından pek de farklı değildir. Sonuçta her ikisi de aynı içgüdülerle yönetilirler. Evet insan sosyal bir varlıktır ama, insan doğası sosyolojik olarak biçimlenmez. Kubrick'in kahramanlarına baktığımızda görürüz ki, bu karakterler en ilkel tutkularına teslim olur, isteklerini gerçekleştirmek için her yola başvurur ve sonuçta kendilerini çözülmesi zor bir sorunlar yumağının içinde bulurlar.

Kubrick, 1970 yılında, kendisine sonsuz özgürlükler vaat eden Warner Bros ile anlaştıktan sonra bu birlikteliğin ilk ürünü olarak "A Clockwork Orange - Otomatik Portakal" ortaya çıktı.

Sanat hayatına müzisyen olarak devam ederken ve "roman yazan bir müzisyen" olarak anılmasını isteyen Anthony Burgess, 1959 yılında beyin tümörü teşhisi konunca para kazanmak amacıyla yazmaya başlamış ve bir sene içinde beş kitap yazmıştı. Daha sonra teşhisin yanlış olduğu ortaya çıkmış ama Burgess yazmaya devam ederek ardında elliden fazla eser bırakmıştı. Bir yıllık ömrünün kaldığını öğrendikten sonra yazdığı beş kitaptan biri olan en ünlü eserlerinden birisi olan Otomatik Portakal distopya (Yunanca bir ön takı olan dys/dis, "kötü", "hastalıklı" ya da "anormal" anlamını taşır. Kelime ilk defa John Stuart Mill tarafından kullanılmıştır. Filozofun Yunanca bilgisi göz önüne alınırsa, kelimeyi "ütopyanın tersi" olarak değil, "kötü bir yer" anlamında kullandığı anlaşılır.) türünde bir romandır.

Yazarın bu kötü zamanlarında ortaya çıkardığı eser, yıllarca tartışılacak bir filmin esin kaynağı olacaktı. Kitap, şiddet yanlısı ve pornografik bulunarak İngiliz hükümetince yasaklanmış ama kısa sürede kült bir eser haline gelmişti. Roman, Kubrick'in genel olarak ilgilendiği temalarla büyük yakınlık içindeydi. Şiddetin çeşitli görünümlerini sergiliyor, sadece sapkınların değil, normal insanların ve hatta şiddeti kökünden kazımaya karar veren bilimin bile yakasından düşmeyen bu dürtünün, şekil değiştirse de, her zaman insanoğlunun karşısına dikileceğinin altını çiziyordu.

1980'ler İngiltere'sinde son derece güvensiz, sevgisiz ve iletişimsiz bir ortamda geçiyordu hikaye. Yeniyetme bir delikanlı olan Alex ve arkadaşlarının en büyük zevki, masum insanlara şiddet uygulamaktı. Geceleri çıplak kadın vücudu ile dekore edilmiş Korova Bar'da, kendilerine enerji verecek özel bir süt içtikten sonra "ava" çıkan bu gençler, kendilerine özgü giyim kuşamları, taktıkları pinokyo maskeleri ve yalnızca kendilerinin anladıkları argo dilleri ile şehirde tek kelimeyle terör estiriyorlardı. Üstelik bu eylemlerde yalnız da değillerdi. Farklı üniformalara bürünmüş pek çok gençlik çetesi dolaşıyordu Londra sokaklarında ve hepsinin eğlence anlayışı aynıydı. Aslında uyguladıkları şiddet, eğlence olmaktan öte, bir varolma, kendini duyurma eylemiydi.

Zamanla, arkadaşlarına üstünlük taslayan Alex ve çete üyeleri arasında anlaşmazlıklar baş gösteriyor, arkadaşları onu bir cinayet sonrası polisin kucağına terk ediyordu. Hapse giren Alex'in ıslah edilmesi mümkün değildi. İncil'i okurken bile kendisini İsa ile değil, ona eziyet eden Roma askerleri ile özdeşleştiren bu genç, hükümetin henüz deneme aşamasında olan "tiksindirme terapisi"ne katılmaya hak kazanınca, şiddet el deiştiriyor, Alex yavaş yavaş zavallı bir adam konumuna taşınıyordu.

Terapinin amacı, suçluyu, şiddetin her türünden ve seksten midesi bulanacak kadar tiksinen, kendisine saldırıldığında bile karşılık veremeyecek derecede bu eylemlerden uzaklaşmış biri haline getirmekti. Deli gömleği giydirilip koltuğa bağlanan, damarlarına sayısız ilaç zerk edilen ve gözleri kapanmaması için kıskaçlarla tutturulmış bir halde şiddet filmleri izlemeye zorlanan Alex, sonunda temizleniyor ve salıveriliyordu.

Evet, Alex değişmişti ama dışarıdaki dünya aynıydı. Ondan utanan ve hatta korkan ailesi, kendilerine çoktan yeni bir oğul bulmuştu. Çete arkadaşları artık birer polisti. İçlerindeki şiddet dürtülerini legal yollar ile doyuruyorlardı. Üstelik karısı çete tarafından gözlerinin önünde tecavüz edilip öldürülen yazar Alexander da peşindeydi Alex'in. Bu şiddet dolu dünyada, şiddetten tiksinerek yaşamasına olanak olmadığına karar veren genç adam intihara kalkışınca, tüm basın onun yanında yer alıyor, bir insanı insanlıktan çıkardıkları için hükümete savaş açıyorlardı. Elbette bu durumda yapılması gereken şey, Alex'i iyileştirmek, yani eski "kötü" haline geri döndürmekti...

Argoda, hayatı başkaları tarafından yönetilen, oyuncaklaşmış insan anlamına gelen "Clockwork Orange", alt metni oldukça zengin bir filmdi. Seyirciyi, şiddeti salt bir oldu olarak düşünmeye yöneltiyordu öncelikle. Şiddet insanın içindeydi. Kolaylıkla el değiştirebilir, cellatlar kurbana, masumlar suçluya dönüşebilirdi. Sorun, yasaklamalar ile çözülemeyecek kadar karmaşıktı. Ancak, insan seçmekte özgür olduğunda şiddeti yadsıyacak düzeye geldiinde bahsedebilirdi iyilikten...

Filmi biçimsel olarak incelediğimizde de oldukça yaratıcı öğeler içerdiğini görebiliriz. Kubrick, diyalogları bir şiir ahengi ile hazırlamış, şiddet sahnelerini bale tadında gerçekleştirmiş, hikayesini Beethoven'in 9. Senfonisi ile destekleyerek, ironik bir tavır ortaya koymuştu. Sanatçının 1820'li yıllarda Avrupa'da baş gösteren güvensizlik ortamında halka moral aşılamak amacıyla bestelediği bu senfoni, Schiller'in "Neşeye Övgü" şiiri ile bezenmiş, umut dolu bir eserdi. Alex ve arkadaşlarının şiddet eylemlerine eşlik eden 9. Senfoni, filme farklı anlamlar kazandırıyordu. Kubrick aynı yaklaşımla Gene Kelly'nin unutulmaz müzikal parçası "Singing in the Rain" i de filme dahil etmişti.

Film gösterime girdikten kısa bir süre sonra İngiltere'de yasaklandı. Nedeni, bazı gençlerin kendilerini Alex ile özdeşleştirip, şiddet eylemlerine kalkışmalarıydı. Bu, Kubrick'in beklemediği bir durumdu elbette. Kaldı ki film, şiddeti yücelten bir tavrı benimsemiyordu. Kubrick, filmini gösterimden çekti ve "Otomatik Portakal" yönetmenin ölümüne kadar İngiliz sinemalarında oynayamadı...

Çok çeşitli eleştiriler aldı "Otomatik Portakal". Kimileri ahlak dışı buldu, kimileri yönetmeni sokak serserilerini sinema salonuna çekip para kazanmaya çalışmakla suçladı. Kimileri de filmin son derece sıkıcı ve anlamsız olduğunu düşündü. Tüm bunların arasında ünlü usta Louis Bunuel'in yorumu ise dikkat çekiyordu: "Otomatik Portakal yeni favorim. Hakkında olumsuz çok şey duymuştum. Ama izledikten sonra fark ettim ki, modern dünyanın gerçekte ne olduğunu gösteren tek film bu..."

IMDB

Yazan: misery

sinesefil@twitter

sinesefil | copyright 2010
Sefiller diyarından duyurulur: Sitede yer alan tüm yazılı ve görsel zamazingolar el emeği, göz nuru, alın teridir.
İzinsiz kullanmaya kalkmayacağınızı biliyoruz, ola ki öyle bir densizlik ettiniz, sakın korkmayın;
peşinizden Reservoir Köpekleri'ni salacak ne hâlimiz var, ne de tâkatimiz.
Adı üstünde hepimiz bir avuç sefiliz. Şimdi uslu uslu oynayın bakalım. Öptük sizi kuzucuklar.